BOZLAK NEREDE BLUES NEREYE GİTTİ?

Amerika'dan Afrika'ya doğru yola çıkan ilk köle gemisi bu kıtadan birçok zenci insanı yeni dünyaya taşıdı. Bu taşıma işlemi ve o insanların Amerika'da yerleşmiş çiftçilere satışı yıllarca sürdü. Köleler yeni dünyada uzun zaman çok kötü muamele gördüler, ancak benliklerini yitirmemek için yüzyıllarca sürecek bir mücadelenin de ilk adımlarını attılar. Acaba ilk köle tüccarları o günlerde Amerika kıtasına getirdikleri siyahların hemen bir sonraki yüzyılda dünyanın müzik kültürünü oluşturacaklarını bilseler yine de köle ticaretini sürdürürler miydi? Ne dersiniz?

 Siyah Amerikalılar bu kıtaya geldikten sonra özellikle pamuk  tarlalarında çalıştılar. Çalışırken de gerek vatanlarına  özlemlerini,  gerekse özgürlüğe olan tutkularını, aşklarını,      inançlarını, sevinçlerini, hüzünlerini, çığlıklarını, ağıtlarını      şarkılara döktüler. şarkıları zaman zaman neşe   içerse de       genellikle hüzünlüydü. O yıllarda elbette özellikle vokale        dayanan bir  müzik ortaya koyuyorlardı, çünkü enstrümanları yoktu. Ancak sonradan   enstrümanlarını da ilkel şekillerde   kendileri yaptılar. Onların o yıllarda tarlalarda söylediği bu müziğe sonradan,  hüzün anlamına gelen Blues denmiştir. Aynı yıllarda yani 19. yüzyılın sonlarında, benzer bir  evrim ayrılmaya  başlamış, Fransa'da devrimden sonra  işçi  sınıfı kendi Şansonlarını yaratmış, Montmantre  kabareleri oluşmuş,

    İspanya'da ise Amerika örneğine benzeyen bir gelişme sonucunda cante hondo ortaya çıkmıştı. ülkemizde, yani Anadolu'da ise köylüler Blues ile aynı müzikal yapıya sahip " bozlak" ları ya da uzun havaları ortaya çıkarmıştı. Ancak yine de dünya müziğine en büyük etkiyi siyahların yaratıları vurmuştu. Siyahlar özgürlüklerine kavuştuktan sonra müziklerini gittikçe geliştirdiler. Belki de onları müziğe, dansa ve gösteri sanatlarına yönelten şey Anglo-Saxon toplumların doğasında bulunan ırkçılıktır. Onların yeterli eğitim alamaması sonucunda gidebilecekleri iki yön vardı, bunlardan birini suç oluşturuyor. O tarafa kaymayanlar kendilerini çoğunlukla zaten doğal yetenekleri arasında bulunan müzik dans ve sporun içinde buluyorlardı ( bugün hâlâ  aynı yaklaşım geçerlidir sanırız). Böylece dünya müziğine getirdikleri katkı doğal olarak beyazlardan fazlaydı. Sonuçta yıllar içinde siyahların kilise müziği olan gospel,  Blues, caz, boogie woogie, soul ve son olarak ta rock'n roll onların sayesinde dünya sahnesine çıktı. Bu ayrı bir yazının konusu olduğu için konuyu dağıtmamak adına gelelim bizi ilgilendiren yönüne yani bozlak'a.

 

    Bozlağı yaratanlar Anadolu köylüleridir, peki kimdir bunlar. Köylerde ağaların baskısı altında karın tokluğuna çalışan ırgatlardır bu müziği yaratanlar. Onlar da adı konmamış kölelerdir çünkü köylerinin sahibi ağadır, onların sahibi de ağadır ve karın tokluğuna çalışmaktadırlar aynı Amerikan köleleri gibi ve bu ne ilginç bir tesadüftür ki, onlar da acılarını uzun havalara, ağıtlara dökmüşler ve blues'la aynı ama aynı müziği, bozlağı yaratmışlardır.

    Bozlak ve Blues'u özünde halk şairleri söylerler ve bu Avrupa müziğindeki resitatif'in karşılığıdır. Şimdi kısaca resitatif ne demektir bir bakalım:"Yol gösterme, uyarma biçiminde okunan şarkı. Vokal yapıtlarda orkestranın ya da yaylı sazların, sesi çeşitli akorlarla desteklemesi. Tek melodi üzerine yazılmış, konuşur gibi söylenen bir tür vokal biçimi. Belli bir melodi olmadan konuşma biçimiyle söylenen müzikli anlatı."

 

    Bu tanıma hem blues hem bozlak uymaktadır. Ayrıca her ikisinde de armoni yoktur ama büyük bir melodik zenginlik vardır. Sözler birbirine benzer, yakınmaları, acıları, gurbet acısını, ağıtları anlatır. Yani her iki müzik türü özlerinde birbirine eştir. Ve dünyanın iki ucunda  aynı şekilde köle olarak tarlalarda çalışan insanların yarattığı müzik isimleri farklı olsa da, gerek ezgileri gerekse sözleri açısından çok ilginç şekilde birbirinin neredeyse aynı olmuştur.

 

    Bozlak inlemek, ağlamak anlamına gelir. Onun da içinde aynı blues gibi hüzün vardır.  Elbette bu müzik türünü sadece bozlak olarak sınırlamak doğru değil, genel anlamda uzun hava demek daha yerinde olacaktır. Ve bozlak ile abdal içe içe geçmiştir ve abdal da Oğuz boylarının Anadolu'ya getirdikleri kültürdür.

Neşet Ertaş'ı ve uzun havalara katkısını biliyorsunuzdur. Ben başka bir boyuta değinmek istiyorum aslında. Az sonra blues'dan kök alan müziğin kısa tarihçesini anlatmaya çalışacağım. Ancak beni üzen şu, madem bozlak ve blues iki aynı müzik, neden blues tüm dünyada var ama bozlak  sadece Anadolu'da ve Türk halkının çoğunun bile dinlemediği bir müzik halinde? Çuvaldızı burada kendimize batırmamız gerekmez mi? Bakın geçtiğimiz yıllarda iki büyük sanatçı, biri bize yakın Azeri Aziza Mustafa Zadeh diğeri Amerikalı Joe Satriani, iki ayrı tarzda biri caz diğeri rock tarzında  Aşık Veysel'in  Uzun İnce Bir Yoldayız'ını yorumladılar. Merak ederseniz lütfen internetten indirip dinleyiniz. Bizim müziğimizi, bizim sesimizi bırakın klasik müzik eğitimi almış bir Azeri piyanist ile, bir Amerikalı müzisyenin nasıl bu kadar içselleştirip evrensel düzeye çıkarabildiklerine hayretler içinde kalıp, hayranlık içinde dinlersiniz. Kendi zenginliğimiz ayaklarımızın altında yatarken biz neden müziğimizi evrensel boyutlara taşıyamayız?  Bir düşünün on yıllarca bu ülkede Türk müziği çok seslendirilemez tartışması yapıldı. Onlarca yıldır Türk Halk müziğinde beste yapılamaz deniyor. Böylece tek sesli müzik öylece kaldı ve sonuç nedir, kendi müziğini bilmeyen, Amerikan müziğine hayran ve hatta Rap bile dinleyen ama ne dinlediğini bilmeyen bir kitle ile, yine bizimle hiç alakası olmayan Arabesk'i Türk müziği diye dinleyen koca bir kitle ve ortada yoz bir müzik, ve müziksel anlamda bozulmuş  kulaklardan başka bir şey yok. Çok ama çok üzücü. Ve Halk müziği bestesi yapılamaz diye  bu sanayii belli kişilerin elinde kalmış, besteler bastırılmış, beste bastırılınca müziğin çeşitlenip zenginleşmesi önlenmiştir. Müziğini çok seslendiremeyen, bestelerini zenginleştiremeyen bir toplum sizce ekonomik anlamda zenginleşebilir mi? Ne alakası var derseniz Carlos Santana'ya bir bakmanızı dilerim. Öz müziğini rock ritmleri içinde bütün dünyaya satıyor ve bu o kültürün de yayılmasına neden oluyor tabii. Neden Neşet Ertaş bir Santana olamadı? Bu soruyu Neşet Ertaş'ı suçlayarak değil, onun içinde bulunduğu toplumu suçlayarak soruyorum.  Şimdi bu noktada dünyada blues'dan sonra ne olmuş bir bakalım ve bu soruya geri dönelim.

 

    İkinci Dünya Savaşı'nın bitimiyle birlikte dünya büyük değişimlere sahne olmaya başladı. Yenik devletler de dahil olmak üzere bütün ülkeler yoğun bir kalkınma hamlesine giriştiler, milliyetçilik akımları tüm dünyayı sardı ve eski sömürgeler yeni devletler olarak ortaya çıkmaya başladı. Bir yandan da dünya hızla iki ayrı kutba bölündü. Batı'da komünizm, doğu'da ise kapitalizm halklara büyük düşmanlar olarak tanıtıldı. Ancak sermaye birikimi batı'da yoğunlaştığı için, batı toplumları- yenilenler dahil olmak üzere- ani bir büyümeye girdiler. Bu olgu batıya iki şekilde yansıdı: seks devrimi ve refah toplumu. Böylece gittikçe özgürleşen ve maddi gücü artan bireyler yeni sanatsal üretimlere yöneldiler. Bunlardan biri Rock'n Roll idi. Savaştan önce Caz, Blues, Rhythm and Blues isimleriyle dünyayı saran müzik, savaştan sonra 1950'li yılların başından itibaren tavır değiştirmeye başladı. Amerika'da bir kamyon şoförü biraz evvel söz ettiğimiz müziklerden temel alan, ancak ritmik özelliği son derece yoğun bir müzikle ortaya çıktı. Seksi hareketleri ile büyük dikkat çekti ve tüm dünyaya yepyeni bir müzik ve dans sunmayı başardı. O, Elvis Presley idi. Rock'n Roll'un bir diğer kahramanı hiç kuşkusuz Chuck Berry'dir. Berry yıllar süren tarz araştırmalarının sonucunda bu müziğin yaratıcılarından biri oldu. Elvis Presley ve Chuck Berry arkalarından gelen tüm müzisyenlere örnek oldular. Onlar dönemlerinin asi gençliğinin idolleriydiler.

O dönemin Amerika ve  İngiltere'sinde Rock'n Roll tam bir çılgınlık olarak görülüyor, aileler çocuklarının dejenere olduğu gerekçesiyle bu müziği dinlemelerini ve onun acayip dansını yapmalarını yasaklıyorlardı. Ama müziğin gücünü engelleyecek hiçbir şey yoktu ve bu hızlı devinim tüm 50'leri kapsayan büyük bir çılgınlığı beraberinde sürüklüyordu. 60'lara geldiğimizde Amerika'da ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören siyahların Britanya'da konuşlandıklarını ve buradaki yeraltı kulüplerinde müziklerini yaptıklarını görüyoruz. Özellikle Rock 'Roll'un ortaya çıkışında önemli kilometre taşlarından biri olan Muddy Waters Britanya'da bir anda ilah oldu. Arkasından gelen birçok müzisyen onun tarzından etkilendi ve o, sonraki dönem müziğin, yani Rock'ın babası unvanını aldı. Özellikle sonradan Rolling Stones'u kuracak olan Mick Jagger Muddy Waters'ın izinden günümüze kadar gelmeyi başardı. Britanya'daki küçük kulüplerde ortaya çıkmaya başlayan yeni bir müzik 60'ların hemen başında gittikçe yayılmaya başladı. Bu müzik kökenini Rock'n Roll ve Blues'dan alıyordu. Ritmler gittikçe sertleşmeye, sözler gittikçe anlamlı olmaya başlamıştı. Eric Clapton, Mick Jagger, Jeff Beck, Pete Townsend bu kliplerde rock yapmaya başlayan müzisyenlerdi. Evet bu yeni müziğe rock deniyordu. Müzisyenler son derece sert ritimlerle kendilerinden geçerek sürekli Jam-session halinde müzik yapıyorlardı. O yıllarda Physcedelic gittikçe yaygınlaşmış ve müzik dinsel ayinlere dönüşmüştü. Bu dönemde Britanya gençliği kıyafetleri, saçları, ritm ve müzikleriyle topluma çok aykırı yeni bir grubun Beatles'ın peşinde koşmaya başlamıştı. Beatles hiç kuşkusuz Rhythm and Blues'dan etkilenerek Rock'n Roll çalıyor, bütün gençliği sürüklüyordu. Aynı yıllarda ortaya çıkan Vietnam savaşı özellikle Amerika'da toplumsal tepkilere neden oldu. Böylece yeni bir yaşam felsefesi doğdu: Hippie'lik. Hippie'ler barışçı sloganlara sığındılar ve savaşı reddettiler. Müzik bir yandan gittikçe sertleşirken, bir yandan da elektroniğin etki alanına girdi. Woodstock festivali bu anlamda bir dönüm noktasıdır. Artık Rock toplumsal muhalefetin de resmi söylemi halini aldı. Savaşa karşı olan tüm halk ve müzisyenler dertlerini gittikçe sertleşen müzikle anlatmaya başladılar. Bir yandan da Britanya'da müzik senfonik rock boyutlarına ulaşmış ve sistemi yoğun olarak eleştiren, bir yandan da insan denen varlığı her albümünde bir yanıyla bizlere tanıtan  Pink Floyd gerek elektronikten yoğun olarak yararlandıkları müzikleri, gerekse ışık gösterileri ile müzik dünyasında tamamen kendine özgü bir yer edindi. Bu özgün yer bugün de hâlâ sürmektedir. Beatles'ı dağıtan John Lennon ise tüm dünyadaki barış gönüllülerini harekete geçiren barışçı ama eylemsel söylemini Yoko Ono ile birlikte oluşturdu. Zaten büyük olasılıkla sistemin özüne yönelik eleştirilerin devinim kazanması nedeniyle de bir hayranı! tarafından öldürüldü. Evet 70'li yıllardan sonraki gelişmeleri başka bir yazının konusu yapacak olursak özetle şunu söyleyebiliriz, Rock hiç kuşkusuz temellerini toplumsal gelişmelere dayamıştır. İçinde bulunulan siyasi durum, müziğin içeriğini de belirlemiştir. Her şeyden önce batıda müzik zaman içinde belirgin türlere ayrılmış ve düşünce müziği ile eğlence müziği net olarak ayrışmıştır. Buna göre Klasik ve Caz türleri üst sanatsal formlar olarak ayrışmış ve onların dinleyicisi de toplumların belirli eğitim süzgeçlerinden geçmiş bireylerinden oluşmuştur. Rock 60'lardan beri süregelen evriminde toplumların deşarj noktası özelliğine erişmiş, özellikle sokaktan köken alması nedeniyle -hemen tüm rock müzisyenleri alt- orta sınıf Britanyalılardan oluşmuştur, dolayısıyla toplumların ve insanlığın genel sorunlarına son derece hassas yaklaşabilmişlerdir- halkın sözcüsü haline gelmiştir. Müziğin içinde yer alan ticarilik birçok anlamda bu söylemi geriye çevirememiştir. Bugün ise Rock, üst sanatsal formlara ulaşmak amacıyla yepyeni bir yolculuğa çıkmış görünüyor, tabii bunun sonuçlarını önümüzdeki yıllarda alacağız. Eğlence müziği ise müzik endüstrisinin yakıtı konumundadır. Çünkü belirli bir yaş kuşağına hitap ederek sürekli değişim içinde kalmayı başarabilmektedir, ama bu tarz sadece o yaş kuşağını ilgilendirmekte ve onlar da yeterince büyüdüklerinde kendilerine gerçekten hitap eden türlere yönelmektedirler. Sonuç olarak çıkarımımız şu olmalı galiba: Müzik toplumsal gelişmeyle paralel olarak gelişen, toplumsal çoksesliliğin gelişmesine paralel olarak çok seslenen ve çeşitlenen, toplumsal bariyerlerin ortadan kalkmasına bağlı olarak kendine yeni yaşam alanları bulabilen bir toplumsal olgudur. Onu içinde yaşadığımız ortamdan ayrı düşünmek neredeyse olanaksızdır. Nasıl bir toplum kendi layık olduğu yöneticilerle yönetilirse, aynı şekilde kendi düzeyinde bir müzik üretecektir.

Müzisyenlerimiz ve müzik sanayimiz bir an önce akıllarını başlarına almazlarsa yarattıkları canavarın altında kalacaklar, sonra haydan gelen huya gidince ne yapacaklar merak ediyoruz. Bizden söylemesi, gerisini kendileri bilir.

    Evet bakın Blues'tan çıktık nerelere ulaştık, bugünkü Hard Rock'un kökeni Blues'dur. Peki o günkü  Bozlak'ın evrimleşmiş hali nedir? Blues bugün hâlâ  eski formuyla ve onun kralı B.B. King'in gitarıyla bugün güçlü varlığını koruyor, Jazz, Rock her türüyle kitleleri peşinde sürüklerken bir yandan da ait olduğu kültürü dünyaya taşıma görevi yapıyor. Ama Anadolu'nun Satriani'nin bile inkar edemediği bütün o kültürel, tarihsel zenginliği, tıpkı Amerika'da olduğu gibi çok çeşitli  inançların, ulusların, geleneklerin harmanlandığı bir yer olma özelliği neden bu muhteşem müziği hak ettiği evrensel boyutlarına eriştirememiştir. İşte bunun yanıtı da sanayileşmede, özgür düşüncenin her bireyin varlığında çiçek açmasında, eğitimin yükselmesinde ve toplumun her kesimine ortalama bir düzeyde ulaşmasında yatıyor olsa gerek. Toplum vasatı müzik vasatını belirliyor ve bunlara karar veren de konuşmamızın haklı olarak yasak olduğu nokta: Politika.